Benim 6 yaşındaki ufaklık, kendisiyle bir konudaki tartışmamızı oyun arkadaşına özetliyor: ‘Allah babamı da böyle yaratmış’.   

Baba -  Genellikle otorite ile birlikte anılır. Ben ilk çocukluğumu dede/anneanne yanında yaşadığım için böyle bir tecrübem olmadı. Baba otoritesini hissetmeye başladığımda ilk gençliğe ulaşmıştım, haliyle çocukluktaki sevgi-otorite karışımı bir otorite  yerine salt bir dış/yabancı otorite hissettim. Çatışma daha sertti belki bu yüzden. ‘Baba sevgisi’ şeklinde küçüklüğümden kalan öyle yumuşak hatıralarım yok, haftada bir ya da iki gün görebildiğim, ne kızgınlığına ne de öyle yoğun sevgisine dair işaretler bulabildiğim puslu bir hatıratım var. Belki de bu yüzden babamın beni gerçekten de çok sevdiğini evlenip çocuklarım dünyaya geldikten sonra anladım. Şimdilerde babama dair hislerim onu bir babadan ziyade, uzun yılların şekillendirdiği, kadim, her konuda olmasa da haylice sorun için dertleşebileceğim bir dost gibi görüyor. Bir babaya sahip olmak ile evlat sahibi olmak arasında, bu iki kavramın anlam dünyasının çözümü için doğrusal bir ilişki var. Babamı seviyorum çünkü ben de bir babayım ve çocuklarımı nasıl çok sevdiğimi biliyor, onların gözündeki baba sevgisini, dahası onların baba otoritesine benim de onların masumluğuna olan karşılıklı muhtaçlığı görebiliyorum. Mukabil bir sevgi tırmanması değil bu; tam tersine karşılıksız, beklentisiz sevginin ete kemiğe bürünmüş en müşahhas örneklerinden birisi. Belki çocukluğumda babama uzak kaldığım için bazı şeyleri geç kavrıyorum. Belki de kimbilir; bu yaşadığım, ilk zamanlardaki uzaklığın dolaylı sonucu olan güzel bir nimet.

Fikir ve ifade özgürlüğü bağlamındaki internet özgürlüğü ile telif hakları bağlamındaki internet özgürlüğü söylemini aynı kapsamda görmüyorum. Ticari bir takım içerikler üretenlere hitaben, tavsiye babında, internet teknolojisinin gittiği yön itibarı ile bu tip bir ‘telif hakkı’ duvarının uygulanabilirliğinin zorlaşacağını belirterek “uzlaşmak lehinize olur, yoksa zaten bu duvarı deldirmeyi engelleyemezsiniz, sınırsız paylaşıma izin vererek daha da iyi para kazanabilirsiniz, bunun örnekleri var” demek başka; bizatihi ticarik içerik üretici kişinin ürettiği içeriği korumaya çalışmasına tepki göstermek ve bunu özgürlük ihlali olarak görmeye kalkmak çok başka şey. Malum, özgürlük  sadece belli bir kitleye mahsus bir hak değil, başkalarının da aynı özgürlükten yararlanma hakkı bulunuyor. Yazının devamını oku »

Bu ülkede demokratlık, hakikatperestlik, vicdan gösterisi, vb. revaçtaki geçer akçeler bile bir şeylerin üzeri örtülerek yapılıyor. Kemalistleri, ulusalcıları, kafatasçıları vs çoktan geçtik zaten de, aklının başında olduğunu umduklarımız bile bunu yapıyor. Twitter’da denk geldiğim bir tag vardı geçenlerde; orada ne kadar aşağılık, pislik, zalim, katil, aptal ve ahmak bir halk/ırk/millet/ümmet/(?) olduğumuza dair doneleri tekrar tekrar okurken, böyle nahoş yaftalara sahip tek milletin mensubu sandım bir an kendimi. Bu tür şeyleri ırklar, milliyetler ya da dinler üzerinden değil de insan üzerinden değerlendirdiğim için rahatsız da olmadım hiç. Antiırkçılık yaptığını zannederken ırkçılığa savrulmak ve insana özgü aslî amaçlar ve zaaflar kavranılamadığı için, pratik sebeplerle kabukta dolanan ucuz geçmiş eleştirileri yapmak, sığlığın en müşahhas hali olarak tanımlanabilir zannederim.

Geçen yıl referandumundan önce FriendFeed’de bir tartışma-sohbet sırasında yazmıştım bunları. O zamandan beri gelişen sürecin bu görüşlerimi iyice doğruladığını düşünüyorum:

“Yil 2006. A. Agaoglu IHD’den nicin ayrilmisti, hatirlayaniniz var mi? Hikmet Fidan desem? Sahi kim oldurmustu Fidan’i, neden oldurmustu? Bunu sunun icin sordum. Hatirlayin, yil 2002-2005 arasi. PKK eylemsiz, teror, cok nadir karsilasmalar disinda neredeyse bitmis durumda. AKP, AB reformlarini hizla gerceklestiriyor, bir yandan Kurtce egitim, Kurtce yayin gibi konularda adimlar atilmaya baslanmis. Statuko kontrollu bir saskinlik icinde, oyle, ne yapacagi konusunda kararsiz, bekliyor. Bu iyimser ortamda DEHAP icinde bariscil cozum dillendirilmeye baslanmis, Ocalan gudumune karsi cikan sesler daha belirginlesmeye baslamis. Yazının devamını oku »

Daha önce şurada sözettiğim NPQ programlarının videoalarına Vimeo’da denk geldim. Serinin tamamı var. (*) Düşünceyi ve bu toprakları ciddiye alanların, Doğu ve Batı düşüncesi üzerine başlangıç seviyesindeki bu kaba özeti izlemelerini hararetle tavsiye ederim.

Not: Kılıçbay ve Aköz’ün sığlığına bakmayın; bilakis bu sığlık,  düşünce konusunda ideolojik  felcimize çok güzel bir örnek teşkil ediyor. Ki  zaten program bu felç üzerinde ilerliyor ister istemez,  çünkü konuşuldukça -özellikle de Kılıçbay konuştukça- felcin büyüklüğü ve sebebi çok daha iyi anlaşılıyor; ve DC’nin yaptığı tahsislerle birlikte resme dair ortaya iyi bir özet çıkmış oluyor.

[*] Birinci bölümİkinci bölümÜçüncü bölümDördüncü bölümBeşinci bölümAltıncı bölümYedinci bölümSekizinci bölümDokuzuncu bölümOnuncu bölüm

 

Bu fotoğrafı geçen yıl Altınoluk’ta çekmiştim. Bu yıl yine aynı manzarayı gördüm. CHP’li belediyenin sosyal bir hizmetiymiş bu;  traktörün arkasına bağlanan uydurma bir şeyle turist gezdirmek.  Evet, ana muhalefet partisi bu adamlar, ülke yönetmeye talipler, iktidar alternatifiler teoride.  Kesinlikle eminim ki, duası makbul insanların hürmetine Allah yüzümüze bakıyor ve koruyor bu ülkeyi.

Endülüslü büyük Sufî Muhyiddin Arabî, “Ey Rabbim, beni senin sonsuz vahdet deryana daldır” diye başlayan bir dua ederdi. Sufîlerin çalışmalarında bu “derya” kelimesi tekrar tekrar kullanılmıştır, zira bu kelime ile kendi yollarının yöneldiği hedefe sembolik bir bağ ve işaret teşkil etmektedir. Bu nedenle, “Tasavvuf nedir?” sorusuna bu sembolü temel alarak cevap vermeye çalışalım: Yaratılmış zamanın belli dilimlerinde bir Vahy büyük bir med-cezir dalgası gibi sonsuzluk deryasından bizim sonlu dünyamızın sahillerine kadar ‘akar’. İşte Tasavvuf bu cezir dalgalarının birine dalma ve bu cezir dalgası ile birlikte dalganın Ezelî ve Ebedî kaynağına geri çekilme sanatı, disiplini ve ilmidir. [..]

Su birdir, fakat iki vahyin zahirî olarak aynı olması asla sözkonusu olmaz. Her bir dalga kendi varış noktasına uygun olarak kendi karakteristiklerine sahiptir. Yani, herbiri zamanın ve varış yerinin hususî ihtiyaçlarına karşılık verecek şekilde takdir-i ilahî ile akıtılmıştır. Toplumdan topluma değişik istidatları kapsayan ihtiyaçlar dalganın yolu üzerindeki oyuklara, boşluklara ve çukurlara benzetilebilir. Müminlerin büyük çoğunluğu yalnızca dalganın bu haznelere doldurduğu ve dinin biçimsel vechesini oluşturan suyla ilgilerinirler. Yazının devamını oku »

“Sağcılık her zaman sığdı, hep de böyle olacak. Çünkü sağcılık her zaman tatmine dayalıdır, sol tatminsizliğe. O yüzden dinin özünü sol bir refleks olarak algılarım. Politik tutumumu karakterize eden de bu muhalif reflekse sadakattir. Din iktidarla işbirliği yaptığı anda erkeksi bir görünüm alır, temel özelliklerini kaybeder. Sağ tatmin olmuşların ideolojisidir. [..]

Sokrates ‘felsefe ölmeyi tercih etmektir’ der. Ben yaşamdan çok ölmeyi tercih ettim. Yüksek düşünce ve sanatın yaşamdan çok ölüme yakın olmakla gerçekleşeceğine inanırım. İslamcılar yaşamayı tercih edenlerdir. Ben ‘dindarlar’ demeyi tercih ederim. Zannediyorum dindarlık teriminin yaygınlaşmasında, benim bu sözcüğü kullanmamın da etkisi oldu. İslamcılık politik bir tanım ama dindarlık öyle değil. Dindarların İslamcı olması gerekmez, İslamcıların da dindar olması gerekmez. [..]

Kadını anlamak benim için doğayı anlamının biricik yoluydu. Doğayla temas edebilmek için öncelikle kadını anlamak icap eder. Gerçekte kadınların hepsi dindardır, kadınlık özü gereği dindardır ya da dindarlık daha çok kadına yakışır diyebilirim. Annelik, sadakat, vefa, şefkat vardır kadında. Dişillik dindarca bir şeydir. Sevimsiz olmak pahasına söylüyorum, dişi olan zayıf olandır. O yüzden de güzel olandır. Tarkovsky ‘Çirkin olan kalındır, kütük gibidir, ölüdür. Çünkü güzel olan zayıf olandır’ der. [..]” (Tadımlık bir D. Cündioğlu söyleşisinden – Aktüel – Sayı 246 – 23 Haziran 2011)

Adettendir, kısa bir seçim yazısı yazayım: Lafı dolandırmayı, karnımdan konuşmayı sevmem. Oyumu, tüm eksikliklerine, gelgitlerine, Erdoğan’ın gereksiz agresifliklerine rağmen AK Parti’ye vereceğim. Birincisi hâlâ bu partinin Türkiye’nin tek değiştirici gücü olduğuna inanıyorum.  İkinci olarak,  öteden beri oy kullanmanın ya da kullanmamanın bir tercih değil vebal olduğunu dair bir inanca sahibim.  Benim istediklerimin tamamını yapan ya da yapabilecek bir parti yok; ancak böyle diye, sistemin dışındaymışım gibi davranamam.  Kullanılmayan oyların ‘parti görünümü verilmiş vesayet payandaları‘nın ittifakına  omuz vereceği düşüncesi bile uykularımı kaçırmaya yeter. Yazının devamını oku »

“…eğer biri bana, İsa’nın gerçek olmadığını kanıtlarsa ve gerçeğin İsa’da olmadığı doğru bir olguysa, ben gerçeğin yanında değil, İsa’nın yanında olurum” [...] “Hiçlikte yok olup gitmemek ve karanlığa yenilmemek için,  görünür olanın ötesine gitmenin, yüzeydeki mutluluk çabası yerine derindeki acıyı duymanın, ızdırabın, boyun eğmenin ve aşığılanmanın bir anlamı, kurtuluş umudunu da içeren varoluşsal bir anlamı olması gerektir ve bu anlam İsa’dadır Dostoyevski için. İsa’nın bedeni Tanrı’nın varlığının işaretidir, “gerçeğin İsa’da olmadığı doğru olduğunda bile” Dostoyevski’yi İsa’dan taraf olmaya yönelten budur. İrade özgürlüğünün, etik bir varlık olabilmenin nihai dayanağıdır “Tanrı” nosyonu. Açıktır ki bu, nihilizmi ve saçma’yı (bir fikir olarak değil, bir durum olarak gerçek’in anlamsızlığını ve İsa’ya kayıtsızlığını) karşılama biçimidir aynı zamanda, kötülük problemini çözme girişimidir de, “Tanrı yoksa her şey mübahtır” diyecektir.” [Tamamı]

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.